HÜNKÂR MİSALİ

13. yüzyılda nihai bir niyet ile güvercin donunda (mazlum olmanın ifadesi) Anadolu’ya gelip yurdunu kuran, kısa dönem içerisinde öğretisi ve irfanı ile günümüze kadar gelip, sonsuzluğa kadar da bu öğretinin yaşayacağı kanaatinde olduğum Pîr-i Sânî, Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den bahsediyorum.

Her zaman insan topluluklarına, inançlara, coğrafyalara üst akıl, erdem ve irfan sahibi değerler nasip olmaz. İşte Anadolu için aralığı yüzyılları bulsa da Hünkâr ve Mustafa Kemal Atatürk bunlardan ikisidir. Bana göre bu “hoş gelişler” engellenemeyecek bir sonuçtur.

Hz. Hünkâr’ın gelişi çağı itibarı ile Anadolu kültür mozaiğinin birleştirici, bütünleyici ve barışçı öğesidir. Çünkü, soy olarak geriye gidildiğinde büyük dedesi Hz. Hüseyin´in  Kerbela’da katledilmesine nazaran onun katlinin nefretini değil, mutlak barışla yaşanacağına inanmış erdem sahibi bir uludur.

Hünkâr,  tanrısal değerlerin tümünü bir cümlede ifade etmiş, “Eline, beline, diline hâkim ol” diyerek kendi hakkının dışına çıkmamayı, Dört Kapı Kırk Makam ile de İnsan-ı Kâmil olmayı hedef göstermiştir. Bu her iki değerle adalet yerini bulur, kavga ve kırgınlık olmaz, yetmiş iki millet kardeş olup birlikte yaşar, açlık biter ve de ahlâksızlık  azalır.

Bu irfan ve  aydınlanma,  yüzyıllardır Alevi cemlerinde yer bulmakla, ezelden günümüze kadar  gelmiştir. Baktığımızda cemlerimize,  esas olan kul hakkıdır, rızalıktır, gıybet etmemek, tövbe etmek, hakça paylaşmaktır. Bu değerleri özümsemiş canlar, sıfatı ne olursa olsun, yanlışa düşmemiş ve düşmeyecektir.

Cumhuriyetin öncesi ve oluşumunda lider faktöründe Mustafa Kemal Atatürk’ü görmekteyiz. Aslında genel olarak pek dillendirilmese de Mustafa Kemal zaten Bektaşiliğe çok yakın olup, doğup büyüdüğü Selanik ve genelde Rumeli bölgesi Bektaşi dergâhlarının yoğun olduğu bir bölgedir.

Okuyucularım arasında Bektaşiliğe yakın birisi “Bektaşi tekkelerini neden kapattı?” sorusunu sorabilir.

Bu,  oldukça önemli bir sorudur. Bir konuyu konuşurken zamana, koşullara, gereksinimlere, kişilerin rollerine bakmak, iyi irdeleyip doğruları bulmak lazım gelir. Ne var ki bu kapatmalar sadece Bektaşilere özel bir eylem olmayıp, ülkede olan tüm tarikatlar için de geçerli olmuştur.

Ülkenin lideri ve kadrosu tarafından büyük değişim düşünülmüş, çağdaşlaşmak hedef seçilmiştir. Bunun için de gerekli görülen bir takım köklü değişikliğe gidilmiştir. Sırası ile hilafetin kaldırılması, cinsiyet eşitliğinin sağlanması, öğretim birliği,  hemen her konuda çeşitli devrimler ve din temelli ayaklanmaların bastırılması vs.

Bu ayaklanmalarda  müritleri vasıtasıyla iktidar  üzerinde baskı yapmaya, dini temel ile insanları miskinleştirmeye başlanmıştır. Bu durumu en belirgin şekli ile Şeyh Said ayaklanmasında görmekteyiz. Tekke ve zaviyelerin bir kısmı, kendilerine tanınan ayrıcalıkları kötüye kullanan, bağlı oldukları şeyhin arzusuna, eğilimlerine göre hizmeti görev sayan, devlete vergi vermeyenlerin, askerlik yapmak istemeyenlerin toplandıkları ve barındıkları yerler durumuna gelmiştir. Bazı tekkelerin ayaklanma hazırlıkları için birer merkez olarak kullanıldığı da anlaşılınca, bunlar 677 sayılı yasa ile kapatılıp, kullanılan binalar okullara dönüştürülüp, devlet yardımları  kesilip, ehil olan tekke liderleri de kadroya geçirilip, devlet gözetimine alınmışlardır. Bu olay çok kapsamlı olduğundan bu kadarla yetinmek istiyorum.

Konumuza tekrar döndüğümüzde, esas bağlayıcı olanın Hünkâr ile Atatürk’ün buluştuğu nokta olarak değerlerinin uyuşmuş olmasıdır. Basit anlamıyla mesela aklı kullanmak, kadın erkek eşitliğinin sağlanması, bilimin öncelikli olması, ilimden gidilmeyen yolun sonunun karanlık olması, çalışma ile kazanılacağı, hiçbir milleti ayıplamamak gibi değerler.

Cumhuriyetin kurulması döneminde de – bugün olduğu gibi – kaos ortamı hepimizin malumu. Verilen özgürlük mücadelesi sonrası büyük önder Atatürk’ün; edindiği Alevi-Bektaşi kültürü ile inançları, milliyetleri, cinsiyetleri, varlıklılar ile yoksulları görüp gözeten, akla ve bilime önem veren bir lider olmasıdır.

Baktığımızda bunların tam tersini yapan saltanat heveslisi, hilafet zırhı ve şatafattan taviz vermeyen, yoksulun hali ile saray arasındaki uçurumu gör(e)meyen, borçları yüzünden karşı koyamayan hasta bir sistem vardı.

Peki bugünkü durum nasıl? Tek kelime ile “aynısı” hatta fazlası.

Asıl meseleye gelirsek:

Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. yüz yılında seçim takvimine girmişken bir kara propaganda devam etmekte. Neymiş efendim, “kazanacak aday” meselesi.

“Bugüne kadar altı defa gittim, yedi defa geldim” diye övünenler, toplumsal barış adına bir nebze katkısı olmayanlar, hatta “bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” diye arka çıkan,  gerdan kıran kişi de kazanmıştı.

Ve yüz yıllık siyasi tarihin Atatürk sonrası olan 70 yılı maalesef merkez sağ, milliyetçi ve dinci anlayış kadroları ile yönetildi ki bunlar da her dönem kazanmışlardı.

Banka hortumlamaların, faili meçhul cinayetlerin, ihale yolsuzluklarının, banker ve müteahhit dolandırıcıların, akla gelmeyen vakıfların, lira karşısında yirmi kattan yukarı olan döviz değerlerinin, telaffuzu zor olan dış borçların, ihale kanununu yüzlerce kez değiştirenlerin, beton rantı peşinde koşanların, ‘servet barışı’  diye her türlü kara parayı aklayanların, ‘imar barışı’ diye bina cinayetlerine kapı açanların, ödeme garantili otoyolların, köprülerin, havaalanlarının,  “ne istedilerse verdik” diyerek paralel yapılara göz yumanların, samanı dahi ithal edenlerin, ‘huzur hakkı’ diye alınan uçuk paraların, cinsiyet ayrımcılığı yapanların temsilcileri de defalarca ve defalarca kazanmıştı.

Ne acıdır ki tüm bunları yapanlar, milliyetçi muhafazakarlık adına yapmışlardı.

Hâlbuki, geçmişiyle tertemiz, hiçbir yakını ile adı geçmeyen, devlet deneyimi en fazla olan, kültür değeri yüksek, akıl ve vidanı arası en kısa olan, özü sözü bir, kurşunlarla ve linçlerle yılmayan, adalet uğruna yüzlerce kilometre yol yürüyen, kararlı, cesur ve yürekli bir “eren” var.

Özet yaptığımızda; Hünkâr’ın hoş görüsünün, akıl ve bilim ölçeğinin, eşitlik duygusunun, eğitime verdiği önemin ve irfanının, Ulu Önder Atatürk ile örtüştüğünü görmekteyiz. Aynı değerler bugün yine aynı gelenekten gelen sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile de örtüşmektedir.

ABD’de sayın Barack Hussein Obama’nın gelmesi eksen kayması yaratmamışsa, Alevi Kılıçdaroğlu’nun gelmesi bilakis aydınlanmaya, eğitime, bilgiye, teknolojiye, adalete, devlet düzenine, liyakata, her türlü ayrımcılığa karşı olmaya kucak açmak olacaktır. Hasılı, bu ülke Osmanlı’nın kuruluşunda ve Cumhuriyet’in ilanında nasıl bir Alevi-Bektaşi anlayışı ile kaidesine oturtulduysa, bozulan düzen yine bu anlayışla tesis edilecektir.

Farklı düşünceleri bir masada toplama becerisini ve başarısını gösterip, aslanları bir arada tutarken, seçilmesi halinde aslanla ceylanı da bir kucakta tutacaktır. Tam da Hünkâr misali bu olsa gerek.

 

Sevgi muhabbet kaynar, yanan ocağımızda,

Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda.

Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,

Aslanlarla ceylanlar, dosttur kucağımızda.

 

Oktay Ulucan

26 Şubat 2023

Paylaşalım